Bu kitabın adı Miraçtan Kalan. Alt başlığı: Namazda Okuduğumuz Duaların Anlamı ve Kaynağı. Altı kitaplık bir dizinin dördüncüsü.
Kitabın çıkış noktası basit bir gözlemdir. Bir müslüman günde beş vakit namaz kılar; her vakitte belirli cümleleri, belirli sırayla, belirli yerlerde tekrar eder. Bu cümlelerin çoğu çocuklukta ezberlenmiştir ve hiç değişmemiştir. Ezber sağlamdır. Fakat bir soru vardır ve çoğu zaman sorulmaz: bu cümleler ne diyor?
Kitap bu soruyu üç parçaya ayırıyor. Bir kelimenin kökü nedir? O cümlenin dayanağı nedir hangi rivayet, hangi kaynak, hangi derece? Ve o söz namazın tam o yerinde ne işi görür?
Kitap namazın kendi sırasını takip eder: başlangıç tekbirinden selâma, selâmdan sonraki zikirlere kadar. Okuyucu kitabı bitirdiğinde bir namazı baştan sona okumuş olur.
Yetmiş dört soru var ve her soru aynı dört adımla yürüyor. Önce sonuç söyleniyor. Sonra o sonucun nereden bilindiği. Sonra delil. Ve en sonda şu soruluyor: bunu bilen biri ne yapar, hangi cümleyi artık kurmaz.
Kitabın kurucu ayrımı şudur: bir sözün sağlam olması ile, o sözün o yere ait olmasının sağlam olması aynı şey değildir. Bu ayrım kitabın en hassas bahislerinin tamamında işler.
Buna bağlı ikinci bir ayrım vardır: bir rivayetin kaynağı ile bir mezhebin uygulaması ayrı ayrı değerlendirilir. Nitekim Türkiye’de kılınan namazın epey bir kısmı namaza başlarken okunan dua da, kunut duaları da Hz. Ömer’in namazda söylediği sözlerdir. Bu bir eksiklik değil, Hanefî mezhebinin sahâbe uygulamasına verdiği ağırlığın neticesidir.
Kitabın adı da bir tercihtir. Buhârî namaz kitabını açarken ilk bölümün adını “namazın İsrâ gecesinde nasıl farz kılındığı” koymuştur. Yani hadis ilminin en titiz derleyicisi namazı anlatmaya Miraç’tan başlar. Fakat Türkiye’de yaygın olan “Ettehiyyâtü Miraç’taki bir konuşmadır” anlatısının hiçbir aslı yoktur. Kitap adını o anlatıya değil, Buhârî’nin bölüm adına dayandırır. O geceden kalan şey bir konuşma metni değildir; namazın kendisidir.
Şimdi bölümlere geçelim.
Birinci bölüm namazda ne yapıldığını soruyor. Buhârî bir bölüm adında namazı tek kelimeyle tarif eder: namaz kılan Rabbiyle baş başa konuşur. Kökü “ayrılmak, tenhaya çekilmek”tir; ayırt edici vasfı yakarmak değil, araya kimsenin girmemesidir. Namaz nerede başlar ve nerede biter? Tekbirle bağlanır, selâmla çözülür küçük bir ihram gibi. “Dön ve namaz kıl, sen namaz kılmadın” denilen adamın eksiği neydi? Söz değil, duruştu: acele ediyordu. Namazın ne kadarı yazılır? Bir hadis kesirleri sıralar onda biri, dokuzda biri, sekizde biri. Ve meşhur “aklettiği kadarı yazılır” ifadesi hadisin metninde yoktur.
İkinci bölüm başlangıç tekbirini ele alıyor. Bu tekbirin özel bir adı vardır: “haram kılan söz”. Hac vokabülerinden alınmadır. “Ekber” ne demektir? Birebir karşılığı “daha büyük”tür ve karşılaştırılan taraf bilerek söylenmemiştir — Sîbeveyh’e göre anlamı “Allah her şeyden büyüktür”dür. Fahreddin er-Râzî bunu açıkça kaydeder: karşı taraf söylenmediğinde karşılaştırma kapatılmaz, sınırsızlaşır. Ve bu tekbir Hanefîde namazın şartı, öteki üç mezhepte temel parçasıdır bu ayrımın kıble, temizlik ve vakit meselelerinde üç somut neticesi vardır.
Üçüncü bölüm Sübhâneke’yi açıyor. Bu dua bir övgü müdür? Değildir; bir arındırmadır hamd yükler, bu uzaklaştırır. “Tebârekesmük”teki kök devenin çöküp yerleşmesidir: bereket bolluk değil, sebattır. “Ve teâlâ ceddük” soy yüceliği demek değildir. Ve bölümün sonunda kitabın en hassas bahsi gelir: duanın kelimeleri sahihtir, tartışmalı olan bu belirli dizilişin namaz açılışı olarak Hz. Peygamber’e ait gösterilmesidir. Onbir âlimin hükmü tablo hâlinde verilir. Duanın en sağlam kaydı Müslim’dedir
fakat Hz. Peygamber’e değil, Hz. Ömer’e ait olarak.
Dördüncü bölüm namazda ne okunduğunu ele alıyor; kitabın en kısa bölümü, çünkü Fâtiha dizinin üçüncü kitabına, besmele birinci kitabına aittir. Burada kalan şey namaza ait olandır: okumanın hükmü, imamın arkasında okumak, ek sûrenin miktarı, sesli mi sessiz mi. Ve bir uyarı: “imamı olanın okuması imamın okumasıdır” cümlesi hadis âlimlerince zayıf sayılmıştır fakat Hanefîlerin asıl dayanağı bir âyettir; bir mezhebin delilini en zayıf dayanağına indirgemek haksızlıktır.
Beşinci bölüm eğilme ve doğrulmayı ele alıyor. Namazın iç düzeni tek bir hadiste kurulur: ayakta okunur, rükûda büyüklenir, secdede istenir. Rükû sözünün kaynağı tek bir isimde düğümlenir ve hadis âlimleri ikiye ayrılmıştır. Buna karşılık Buhârî ve Müslim’in kaydettiği rükû sözü başkadır ve Türkiye’de bilinmez. “Üç kere” kaydı da zayıf bir rivayete dayanır; hüküm hadisten değil yerleşik uygulamadan gelir. Ve rükûdan doğrulurken kulun sesi meleklerin sesine denk gelir namazda bunun iki anı vardır ve Müslim ikisini tek bir bölüm adında birleştirmiştir.
Altıncı bölüm secdeyi ele alıyor. Beden ne kadar alçalırsa anılan sıfat o kadar yükselir: yarı eğilince “büyük olan”, tamamen yere kapanınca “en yüce olan”. Secde kaç uzuvladır? Yedi fakat yere değen yer sekizdir, ve Buhârî bölüm adını tam bu noktaya ayırmıştır. Secdede Türkçe dua edilir mi? Mezhepler hoş görmez; fakat hiçbiri “namaz bozulur” demez ve bu ayrım Türkiye için hayatîdir. Ve bölümün en çarpıcı bulgusu: iki secde arasında okunan dua, rükû sözüyle aynı bölümde, beş hadis arayla durur ve
sahih sayılmıştır.
Yedinci bölüm Ettehiyyâtü’yü ele alıyor ve kitabın en uzun bölümüdür. Metin, kitapta incelenen metinlerin en sağlamıdır Tirmizî onu bu konuda en sahih hadis sayar. Zor iş metni savunmak değil, etrafında oluşmuş anlatıyı ondan ayırmaktır. “Tahiyyât” niçin çoğuldur? Kurtubî’ye göre yeryüzünde farklı selamlarla selamlanan krallar vardı; cümle o yüceltmeleri tek sahibine döndürür. “Kul” niçin “elçi”den önce gelir? Gerekçesi Hz. Ömer’in minberde naklettiği bir hadistedir. Ve Miraç anlatısı yedi tespitle adım adım çürütülür: Kütüb-i Sitte’de yoktur; aksine Nesâî’nin sahih bir rivayeti onu zaman sırasıyla çürütür; ilk zincirli kaydı dört yüz yıl sonraki bir tefsirdedir; o zincirin adı “yalan zinciri”dir; anlatının en az üç biçimi vardır; fetva kurulları aslını bilmediklerini kaydetmiştir; ve Türkiye’nin en yaygın başvuru eseri anlatıyı anar fakat hakkında hiçbir hüküm vermez. Bölüm, parmakla işaret
bahsiyle biter: hiçbir hadis “lâ ilâhe”de kaldır, “illallâh”ta indir demez. Dört mezhep tek bir hadisi dört ayrı şekilde yorumlamıştır.
Hiçbiri uydurmadı; hepsi yorumladı.
Sekizinci bölüm salavâtı ele alıyor. Bu dua namazın içindeki tek soru-cevap metnidir: sahâbe sordu, Peygamber cevap verdi. Ve sorunun ilk yarısı duanın namazdaki yerini açıklar: “selâm vermeyi biliyoruz; peki salât nasıl?” Niçin iki ayrı dua? Çünkü iki kelimenin kökü ayrıdır: biri yüceltme, öteki süreklilik ister. Niçin İbrahim? Hadis söylemez; âlimler altı sebep saymıştır. Ve söz sanatının bir kuralından doğan bir probleme on ayrı cevap verilmiştir bir soruya on cevap verilmişse, o soru gerçekten sorulmuştur. Bölüm bir ölçüyle kapanır: salavâtta mesele sayı değil, sayıya yüklenen inançtır.
Dokuzuncu bölüm kunutu ele alıyor. Kunut bir dua metninin adı değil, bir duruşun adıdır ve bu, bölümün tamamını belirler. Okuduğumuz iki dua Hz. Ömer’e bağlanarak nakledilmiştir. Hz. Peygamber’in torununa öğrettiği kunut duası ise başkadır ve dört Sünen’de sahihtir. Hanefîler niçin onu okumaz? Kitap bunu dürüstçe cevaplar: böyle bir gerekçe açıklayan klasik metin bulunamadı; mezhep bir metin şart koşmamış, sahâbe uygulaması yerleşmiştir ve o duayı okumak yasak değildir. Bölümde ayrıca
internette dolaşan “kayıp sûreler” iddiasının nerede doğru, nerede çarpık olduğu dört gerekçeyle gösterilir.
Onuncu bölüm selâmı ve sonrasını ele alıyor. Namaz bir zikirle değil, bir insana dönülerek biter: “yanağının beyazlığı görülünceye kadar” ifadesi hadisin kendi sözüdür. Selâm kime verilir? Hadiste anılan muhatap “kardeş”tir; “meleklere selâm” fıkıh âlimlerinin niyet tarifidir. Namazdan sonra söylenen ilk cümle, namaz boyunca dağıtılan şeyin kaynağını hatırlatır: “Selâm Sensin, selâm Sendendir.” Tesbîhâtta üç sahih dağılım vardır ve Türkiye’de okunan da bunlardan biridir üstelik sayı tartışması bizden değil, o günden başlamıştır ve hadisin metnine kaydedilmiştir. Ve Âyetü’l-kürsî müjdesi hakkında Elbânî “sahih”, İbnü’l-Cevzî “uydurma”
demiştir: âyet sahihtir, okumak güzeldir; tartışmalı olan o özel müjdenin zinciridir.
Sonuç bölümü manzarayı yedi hatta topluyor. Birincisi: bölüm adı, bir derleyicinin sessiz fetvasıdır. İkincisi: sağlamlık hükmü, sahibi söylenmeden nakledilemez. Üçüncüsü: melez künye. Dördüncüsü: bir sözün sağlamlığı ile o söze bağlananın sağlamlığı ayrı şeylerdir. Beşincisi: dil, aktarım zincirini takip etmez; yerleşik uygulamayı takip eder. Altıncısı: mezhep farkları keyfî değildir. Yedincisi: bugünün araçları sözleri değil, şartları değiştirir.
Ve sonuç bölümünde bir tablo var: namazda söylenen her sözün dayanağı ve hükmü, tek bakışta. Tablonun okunuşu şudur: namazın farz ve temel parça olan bölümlerinin dayanağı istisnasız en sağlam derecededir. Görüş ayrılığı ancak sünnet ve müstehap derecesindeki sözlerde başlar. Yani bu kitaptaki kaynak tartışmalarının hiçbiri, kılınan namazın geçerliliğine dokunmaz.
Kitabın son cümlesi şudur: kırk yıldır söylediğimiz bir cümlenin ne dediğini öğrenmek, o cümleyi kaybetmek değil ilk defa kazanmaktır.
