DİLDE EZBER, KALPTE MANA — Günlük Dinî Sözlerimizin Anlamı ve Kaynağı

Bu kitabın adı Dilde Ezber, Kalpte Mana. Alt başlığı: Günlük Dinî Sözlerimizin Anlamı ve Kaynağı. Altı kitaplık bir dizinin ikincisi. Kitabın çıkış noktası basit bir gözlem. Bir müslüman günde onlarca keredinî söz söyler. Sübhânallah der, inşallah der, estağfirullah der, Allah rahmet eylesin der. Bu sözler günlük dilin dokusudur. Ve hepsinin ortak
bir yanı vardır: çok tekrarlanırlar ve tam olarak ne dedikleri çoğu zaman bilinmez.

Kitap bu sözler hakkında kırk beş soru soruyor ve her birine kaynağı gösterilmiş bir cevap veriyor. Her soruda aynı dört adım izleniyor. Önce sonuç söyleniyor. Sonra o sonucun nereden geldiği. Sonra deliller. Ve en sonda şu soruluyor: bunu bilen biri ne yapar, hangi cümleyi artık kurmaz.

Kitabın en çok tekrarladığı ayrım şudur. Dayanağı olan söz ile güzel olan söz aynı şey değildir. Selâmünaleykümün âyete ve hadise dayanan bir hükmü vardır. Geçmiş olsunun yoktur; o güzel bir Türkçe deyiştir. Bu ikisini aynı seviyede sunmak birincinin hükmünü gevşetir. İkincisini reddetmek ise dili fakirleştirir.

Şimdi bölümlere geçelim.

Birinci bölüm, namazdan sonra söylediğimiz dört kelimeyi ele alıyor. Sübhânallah bir hayret sözü değildir; kökünde bir uzaklaştırma vardır. Elhamdülillah ile Allah’a şükür aynı şey değildir; hamd daha geniştir, çünkü size bir nimet ulaşmamışken de edilir. Ve namazdan sonraki sayılar hakkında önemli bir düzeltme var. Türkiye’de yaygın olan otuz üç, otuz
üç, otuz dört düzeni sahihtir; ama çoğu kimsenin sandığı hadise dayanmaz. Buhârî’nin o meşhur rivayetinde otuz dört sayısı, sahâbenin kendi aralarında yaptığı bir tekliftir. Otuz dördün sağlam dayanağı Müslim’deki başka bir rivayettir. Üstelik tek bir sayı da yoktur; sünnette sabit beş ayrı düzen bulunuyor.

Aynı bölümde bir büyük düzeltme daha var. Bu dört kelimenin Kur’an’da geçen kalıcı iyi işler olduğu söylenir. Bu kesin değildir. Müfessirlerin beş ayrı görüşünden biridir ve dayandığı rivayeti Elbânî ile Arnaût zayıf saymıştır. Ama bu, kelimelerin değerini düşürmez; her birinin kendi ayrı ve sahih delili vardır.

İkinci bölüm inşallah, maşallah ve yemin üzerine. Burada iki çarpıcı tespit var. Birincisi maşallah hakkında. Bu sözün nazardan koruduğu inancının sahih dayanağı bu söze değildir. Hadiste emredilen söz bereket duasıdır; yani bârekallah. Maşallah demek güzeldir ve müstehaptır, ama koruyucu işlev ona ait değildir.

İkincisi daha da önemlidir. Türkçede çok yaygın bir kullanım var: Allah ve siz bilirsiniz. Bir adam Hz. Peygamber’in huzurunda böyle konuşmuş ve şu cevabı almıştır: Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Doğru kuruluş iki iradeyi ve ile bağlamak değil, sıraya koymaktır. Allah dilerse, sonra sen dilersen. Fark bir harftir ama taşıdığı anlam büyüktür.

Aynı bölüm yemini de ele alıyor. Başımın üstüne, çocuğumun canına, ekmek çarpsın. Bunların hepsi Allah’tan başkası adına yemin bahsine girer ve hadis buna bir alternatif bırakmaz. Kim yemin edecekse Allah adına etsin, yahut sussun.

Üçüncü bölüm istiğfar ve tevbe üzerine. Burada bir çeviri hatası düzeltiliyor. Hz. Peygamber’in günde yüz kere istiğfar ettiğini bildiren hadiste geçen bir ifade, Türkçeye kalbime gaflet çöker diye aktarılır. Bu yanlıştır. Kelimenin kökü örtü demektir; doğrusu kalbime bir örtü iner. Ve hadisi açıklayan âlimlerin çoğu bunun bir günah olmadığında birleşir.

Aynı bölümde istiğfar ile tevbenin farkı anlatılıyor. İstiğfar bir duadır; tevbe ise şartları olan bir fiildir. Estağfirullah demekle tevbe
edilmiş olmaz. Tevbenin üç şartı vardır ve günah bir kul hakkına dokunuyorsa dördüncü bir şart eklenir. O dördüncü şart, tevbe bahsinin en çok ihmal edilen tarafıdır.

Bölümün son sorusu Kur’an okuduktan sonra sadakallâhu’l-azîm demenin hükmü. Bu, kitaptaki nadir gerçek görüş ayrılıklarından biri. Ve dikkat çekici olan şu: ayrılık hadisin sağlamlığında değil. Her iki taraf da bu konuda sahih bir nakil bulunmadığında birleşiyor. Ayrılık, bid’at kavramının kendisindedir.

Dördüncü bölüm selâm, hasta ziyareti ve veda üzerine. Selâm vermek sünnet, almak farzdır. Ve dijital selâmın klasik bir aslı vardır; Nevevî yazılı selâmın karşılık gerektirdiğini asırlar önce kaydetmiş. Burada güzel bir ölçüt var: muhatap kastı. Size özel gelen bir mesajdaki selâma karşılık vermek farzdır. Yüzlerce kişiye gönderilen toplu bir mesaj ise sizi kastetmediği için size özel bir farz doğurmaz.

Aynı bölümde geçmiş olsun ele alınıyor. Bu söz tamamen Türkçedir ve dinî bir dayanağı yoktur. Ama yerini aldığı bir nebevî söz vardır: inşallah temizleyicidir. Aradaki fark anlamlıdır. Geçmiş olsun geçmişe bakar ve hastalığı bir arıza sayar. Nebevî söz geleceğe bakar ve hastalığı bir arınma sayar.

Ve o hadisin düşürülen bir yarısı var. Bedevî bu sözü kabul etmez; hastalığının ağır olduğunu söyler. Hz. Peygamber de ısrar etmez, öyleyse evet der. Yani nebevî sözün kendisi bile otomatik bir formül değildir. Bir teselli sözü, teselli etmediği yerde tekrarlanmaz.

Beşinci bölüm kitabın en hassas bölümü: ölüm karşısında ne denir. Burada merkezî bir soru var. Mekânı cennet olsun demek câiz midir?

Cevap şudur: ayrım kelimede değil, kiptedir. Dua kipinde kaldığı sürece câizdir ve cenaze namazının duasıyla aynı cinstendir. Haber kipine döndüğü anda yasak kapsamına girer. Mekânı cennet olsun bir duadır; mekânı cennettir bir hükümdür. Türkçe dilbilgisi bu ayrımı zaten yapıyor.

Bu bölümde iki ağır düzeltme var. Birincisi bir künye hatası. Meselenin dayandığı Ümmü’l-Alâ hadisi Türkçe kaynaklarda Buhârî Cenâiz üç bin dokuz yüz yirmi dokuz diye verilir. Böyle bir yer yoktur. Kitap adı bir yerden, numara başka bir yerden alınmıştır.

İkincisi daha ağırdır: bir çeviri hatası. Hadisin son cümlesi Türkçede ona ne yapılacağını bilmiyorum diye verilir. Buhârî’nin metninde yazan bana ne yapılacağını bilmiyorumdur. Bu tek harf hadisin bütün mantığını tersine çeviriyor. Doğru okumada Hz. Peygamber kendisi hakkında konuşuyor: ben Allah’ın Resûlü olduğum hâlde bana ne yapılacağını bilmiyorum. Yani delil şudur: Resûl kendi âkıbeti hakkında kesin konuşmuyorsa, başkası hiç konuşamaz.

Ve kıssanın bir devamı var, Türkçede neredeyse hiç geçmeyen. Ümmü’l-Alâ sonradan bir rüya görür, akan bir pınar. Hz. Peygamber işte bu onun amelidir der. Yani hadis kesinlik kapısını kaparken ümit kapısını açık bırakıyor.

Aynı bölümde başın sağ olsun ifadesinin kökeni hakkında dolaşan iki iddia inceleniyor ve ikisi de doğrulanamıyor. Ne kelle kesme iddiasının ne de baş eşittir yara iddiasının bir sözlük dayanağı var.

Ve bir hatırlatma: hadis ağlama demez. Hz. Peygamber torununun başında ağlamış ve bunun rahmet olduğunu söylemiştir. Türkçe taziye kültüründeki ağlamak günahtır telkini bu hadisin tersidir.

Altıncı bölüm dua sözleri üzerine. Burada Türkiye’deki en yaygın fıkhî yanlış anlayış ele alınıyor: istihârede rüya beklemek.

İstihâre kelimesinin kalıbı Arapçada talep bildirir. Yani istihâre hayrı istemektir, hayrı öğrenmek değil. Duanın kendi metni de bunu doğruluyor: onu bana takdir et ve kolaylaştır. Kul bilgi değil, takdir ve kolaylık istiyor. Rüya görmek şart değildir; rüya ya da özel işaret aramak bid’at sayılmıştır. Rüya renklerinin dinî bir dayanağı yoktur. Ve istihâre başkası adına yapılmaz.

Aynı bölümde bayram tebriği hakkında bir düzeltme var. Takabbelallâhu minnâ ve minküm bir hadis değildir. Bir sahâbe uygulamasıdır ve İbn Hacer nakil zincirini hasen saymıştır. Bu tespit rivayeti zayıflatmaz, yerine koyar.

Bölümün son sorusu çok yaygın bir sitem cümlesini ele alıyor: dua ettim ama kabul olmadı. Hadisin karşısında bu cümle yanlıştır. Hadis şunu söyler: duanın karşılığı üç şekilden biriyle mutlaka verilir. Ya peşin verilir, ya âhiret için biriktirilir, ya da misli kadar bir kötülük uzaklaştırılır. Dördüncü bir ihtimal yoktur. Doğru cümle şudur: duamın karşılığı istediğim şekilde gelmedi.

Yedinci bölüm kader sözleri üzerine ve bunlar kitaptaki en çok kötüye kullanılan sözler. Tevekkül ettim, kısmetse olur, kader bu, alın yazısı.

Deveyi bağla hadisinin en ince noktası bir harftedir. Soran adam veya diye sormuştur: bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa alıverip mi. Hz. Peygamber ve diye cevap vermiştir: bağla ve tevekkül et. Sorunun veyası,cevabın vesiyle reddedilmiştir.

Kısmetse olur cümlesi ise söylendiği zamana göre değişir. Çabadan önce söylenirse mazerettir; sonucun ardından söylenirse tesellidir. Aynı cümle, aynı kelimelerle, iki zıt şey olabiliyor.

Kader bu demenin sınırı ise İbn Teymiyye’nin kuralıyla çizilir: kader başa gelen musibetlere karşı bir delildir, yapılan günahlara karşı delil değildir. Pratikte bu şöyle sınanır: cümlenin öznesi kim? Deprem oldu, kader bu dersek özne olaydır, teslimiyettir. Yalan söyledim, kader bu dersek özne konuşandır, mazerettir. Ve en kesin delil şudur: aynı savunmayı müşrikler kullanmış ve Kur’an onu reddetmiştir.

Sekizinci bölüm ezan, kāmet ve âmin üzerine. Bu bölümdeki sözler kişisel değil, bir topluluğun sözleridir. Ve bu fark bütün fıkhî
meselelerin kaynağıdır.

Ezan bir rüya ile başladı, fakat bir rüya ile meşru olmadı. Rüya teklifi getirdi; hükmü veren Hz. Peygamber’in onayıdır. Çünkü İslâm’da rüya hiçbir mezhepte tek başına bir hüküm kaynağı değildir.

Ezana karşılık verirken iki cümlede müezzinin dediği tekrar edilmez.Hadisin kelimesi mislini der, aynısını değil. Haydi namaza bir emirdir; onu tekrar eden kendi kendine emretmiş olur. Bunun yerine söylenen cümle şudur: güç ve kuvvet ancak Allah’tandır. Yani çağrılan kişi geliyorum demez, gelecek gücü kendimden bilmiyorum der.

Ve bölümün merkezinde çağdaş bir soru var: telefondan çalan ezana karşılık verilir mi? Canlı yayınsa verilir, kayıttan çalıyorsa verilmez. Diyanet’in kayıttan ezan fetvâsındaki anahtar cümle şudur: Kur’an’ınyankısı Kur’an hükmünde sayılmaz. Hoparlör mubahtır çünkü canlı bir sesi çoğaltır; kayıt sakıncalıdır çünkü okuyanı ortadan kaldırır. Mesele elektrik değil, okuyanın yokluğudur.

Aynı bölümde âmin kelimesi ele alınıyor ve kitabın tezi burada en somut hâline ulaşıyor. Doğru söyleyiş uzatmalı ve şeddesizdir. Şeddeli söylendiğinde kelime bambaşka bir kelimeye dönüşür: kastedenler anlamına gelir. Yani kabul buyur demek isteyen kimse, bir çoğul isim söylemiş olur. Bir şeddenin altında bir anlam kayboluyor.

Ve âmin hadisi şartlıdır. Hadis âmin diyen affolunur demez. Âmini meleklerin âminine denk gelen affolunur der. Kul bu şartın gerçekleşip gerçekleşmediğini bilemez.

Kitabın sonunda altı hat gösteriliyor. Kök, anlamın süsü değil kendisidir. Dayanağı olan söz ile güzel olan söz ayrıdır. Şart düşer,
müjde kalır. Melez künye diye bir hata tipi vardır. Hüküm çoğu zaman kelimede değil kiptedir. Ve dijital çağ sözü değil, sözün şartlarını değiştirir.

Son hat özellikle önemli. Dijital çağ bu sözlerin hiçbirini değiştirmedi. Onları anlamlı kılan şartları düşürdü. Yapan kişi düştü, muhatap düştü, mekân düştü, külfet düştü. Kelimeler aynı kaldı; sesler hatta eskisinden daha net. Değişen tek şey, sözün bulunduğu yer.

Kitabın son cümlesi şudur. Bir sözün ne dediğini bilmek, çoğu zaman o sözü daha az değil, daha çok söylemeye götürür. Çünkü anlam sözü hafifletmez, ağırlaştırır. Ağırlaşan söz ise terk edilmez, daha dikkatle söylenir.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir