Bu kitabın adı İkra’. Alt başlığı: Kur’an’ın İlk Emri — Alak Sûresi, Vahyin Başlangıcı ve İlmin Hükmü. Altı kitaplık bir dizinin beşincisi.
Kitabın çıkış noktası, Türkiye’de en çok tekrarlanan dinî cümlelerden biridir: “Kur’an’ın ilk emri ‘oku’dur, demek ki İslam ilme önem verir.” Kitap bu cümleyi reddetmez; onu neye dayandığını sorar. Ve altında beş ayrı mesele bulur.
Kitap on altı bölümdür ve sırası sûrenin sırasını değil, meselenin sırasını takip eder: önce olay, sonra metin, sonra hüküm. Yüz otuz beş soru var ve her soru aynı dört adımla yürüyor. Önce sonuç söyleniyor. Sonra o sonucun nereden bilindiği. Sonra delil. Ve en sonda şu soruluyor: bunu bilen biri ne yapar, hangi cümleyi artık kurmaz.
Kitabın kurucu ayrımı şudur: bir şeyin dinde sabit olması ile, o şeyin din hakkında söylenmiş olması aynı şey değildir. Bu ayrım kitabın bütün bölümlerinde işler.
Ve kitabın bir keşfi vardır. İlk beş âyette üç fiil, nesnesini anmaz: “oku”, “yarattı” ve “öğretti”. Üçüncüsü normalde iki nesne ister ve âyette ikisi de yoktur. Bu üçü ayrı ayrı her tefsirde tartışılmıştır; fakat üçünü birlikte bir üslûp olarak gören bir müfessir ifadesi bu çalışmada bulunamamıştır. Dolayısıyla tespit, bu kitabın kendi tespiti olarak verilmiştir.
Buna karşılık ikinci bir bağ, sahibiyle birlikte bulunmuştur. Beş âyet “öğretti” ile biter; altıncı âyet “Hayır! İnsan muhakkak azar” ile başlar. Öğretmenin hemen ardından azgınlık gelir. Bu bağı kuran Taberî’dir — ve üç basamak sayar: öğretme, inkâr, azgınlık.
Şimdi bölümlere geçelim.
Birinci bölüm Hira’da ne olduğunu soruyor. Vahiy Hira’da değil, rüyada başlar. Rivayetin içinde “ki o, ibadet etmektir” diye bir açıklama vardır ve bu, Hz. Peygamber’in sözü değil, nakledenin sözüdür — üç delille gösterilir. “Cebrâil” adı iki Sahîh’in hiçbirinde geçmez. Ve Buhârî ile Müslim’in metinleri on altı yerde ayrılır; dördü hükme dokunur.
İkinci bölüm Hz. Peygamber’in cevabını ele alıyor. “Ben okuma bilmem” mi, “ne okuyayım” mı? Cevabın üç okuyuşu vardır ve yalnız birinin sahipleri künyelenebilmiştir. “Ne okuyayım” sözü hiçbir aktarım zincirinde bulunamamıştır. Ve “okuma bilmem” bir şerh yazarının açıklamasıdır; sözün kendisi “ben okuyan değilim”dir.
Üçüncü bölüm Hatice ve Varaka’yı ele alıyor. Hatice anlatının dilbilgisi öznesidir: o götürdü, o konuştu. Varaka’nın hangi dili yazdığı iki rivayette farklıdır — biri İbrânîce der, öteki Arapça; ve Türkçede dolaşan “İncil’i İbrânîceden Arapçaya çevirirdi” cümlesi ikisinde de yoktur. “Nâmûs” şeriat değil, bir kişidir.
Dördüncü bölüm vahyin kesildiği dönemi ele alıyor. Bütün bahis, Müslim’de bulunmayan tek bir cümleye dayanır. Dağ tepesi hikâyesi Buhârî’dedir fakat zinciri kopuktur. Altı ayrı süre dolaşır ve hiçbiri aktarım zinciriyle gelmez. Ve vahyin kaç şekilde geldiğini hiçbir hadis saymaz.
Beşinci bölüm “ilk inen hangisidir” meselesini ele alıyor. Dört iddia vardır ve dördü aynı derecede değildir. “İlk inen beş âyettir” bir hadis değildir: Buhârî iki yerde üç der, Müslim beş; ve “beş” rakamı Mücâhid’in sözüdür. Câbir Alak’ı reddetmez. Besmele iddiasının hiçbir derleyicisi bulunamamıştır.
Altıncı bölüm “oku” emrini ele alıyor. Fiilin nesnesi yoktur ve müfessirler üç ayrı tutum almıştır. Ve asıl tespit şudur: “İslam okumaya önem verir” çıkarımı yalnız ikinci tutumda geçerlidir — ve o tutumun tek sahibi onu iki ihtimalden biri olarak verir, tercih etmez. “Emir ümmetedir” ve “oku, ezberle demektir” görüşleri hiçbir klasik müfessirde bulunamamıştır.
Yedinci bölüm “Rabbinin adıyla” kaydını ele alıyor. En az altı okuyuş vardır; beşinin sahibi bellidir. Türkçede anılan “başlangıç bildiren harf” okuyuşu ilk elden hiçbir kaynakta yoktur. Ve bölümün sonunda rahatlatıcı bir tespit gelir: altı okuyuşun hepsi fiili aynı yere bağlar. Okuyuşlar ayrışır, bağlanma noktası ayrışmaz.
Sekizinci bölüm ikinci ve üçüncü âyetleri ele alıyor. “Yarattı” fiilinin nesnesi de yoktur; Zemahşerî bunu iki okuyuşla cevaplar ve birincisinde susuş bir eksiklik değil bir delildir. “Alak” dört müfessirde de kandır. “El-ekrem” karşılaştırma bildirmez — İbn Âşûr açıkça söyler, Kurtubî doğrular. Ve o sözün Kurtubî’nin el-Kelbî’ye bağladığı ikinci bir anlamı vardır: kulların bilgisizliğine karşı acele etmemek.
Dokuzuncu bölüm kalemi ve öğretmeyi ele alıyor. “Kalem” yazdığı için değil, yontulduğu için bu adı almıştır. Katâde’nin meşhur sözü iki biçimde gelir ve “din” kelimesi yalnız Kurtubî’nin nüshasındadır. “İlk yazan kimdir” bahsi Taberî’de hiç yoktur. Ve Türkiye’de en yaygın olan “dördüncü âyet yazıyla, beşinci yazısız öğretmeyi anlatır” karşılaştırması okunan dört müfessirin hiçbirinde bulunamamıştır — üçü bambaşka üç bağ kurar.
Onuncu bölüm okuma yazma bilmemeyi ve yazının hükmünü ele alıyor. “Biz ümmî bir topluluğuz” hadisi, sözü itibariyle Hz. Peygamber’in şahsının delili değildir: sıfat topluluğa verilmiş, fiiller çoğul gelmiştir. Asıl delil, o kelimenin hiç geçmediği âyettir — zira orada bir aidiyet değil, iki fiil olumsuzlanır. Hudeybiye rivayeti Buhârî’de iki ayrı yerde aynı zincirle fakat farklı sözle gelir. Ve yazma yasağı hadisi üç cümledir; ikincisi aktarmayı açıkça serbest bırakır.
On birinci bölüm meşhur ilim hadislerini ele alıyor. “İlim öğrenmek farzdır” iki cümledir. On üç ayrı sağlamlık hükmü vardır ve ayrılık “zayıf mı sahih mi” sorusunda değil, bir usûl sorusundadır. İbnü’l-Cevzî “uydurma” demez. “Çin’de de olsa” asılsızdır. “Beşikten mezara” künyesiz bulunmuştur — ve bu kitap “uydurmadır” da dememiştir. Türkçede dört ayrı hadis sanılan dört söz, aslında tek bir hadistir ve sahihtir.
On ikinci bölüm ilmin hükmünü ele alıyor. “İlim amelden önce gelir” Buhârî’nin bir bölüm adıdır ve o bölümde hiçbir hadis yoktur; dayanağı bir âyetin sırasıdır. Ve bu, bu kitabın “ilk emir” çıkarımıyla aynı zemindir — yani bir imam o usûlü işletmiştir. Sonra farz ayrımı gelir: Gazâlî topluluğa düşen farza iki örnek verir ve ikisi de dinî ilim değildir: tıp ve hesap. Kişiye düşen farz için ise bir liste değil, bir ölçü koyar. Ve Münâvî bu meselede yirmiye yakın çelişen görüş sayar.
On üçüncü bölüm ilmi gizlemeyi ve ehline vermeyi ele alıyor. İki hadis çatışır görünür: biri ehline vermeyi, öteki gizlememeyi emreder. Çözüm, künyesi bulunamayan bir kelimeye bağlıdır. Fakat çözüm temelsiz değildir: Buhârî ilmin verilmesi bahsini soru üzerine kurmuştur. Ve ehliyet kapasiteyle ölçülemez — bunu da Buhârî’nin bir bölüm adı söyler.
On dördüncü bölüm azgınlığı ve Ebû Cehil’i ele alıyor. Azgınlık bir ölçü aşımıdır; kökün en açıklayıcı kullanımı suyun taşmasıdır. Taşan su aynı sudur, yalnız yatağında durmamıştır. İnsan yeterli olduğu için değil, kendini yeterli sandığı için azar — ve bu bir dilbilgisi tespitidir, el-Ferrâ’nındır. Ebû Cehil’in adı âyette geçmez, hadiste geçer. Ve en çok anılan tehdit cümlesi hiçbir rivayette yoktur.
On beşinci bölüm tehdidi ele alıyor. Âyetteki kelime “perçem” değil, bir yerdir; el-Ezherî “saç” anlamını açıkça halka bağlar. Fiil bir azap tasviri değil, bir alçaltma tasviridir. “Günahkâr” diye çevrilen kelime “hata eden” demek değildir — Kurtubî ayırır: biri sorumlu tutulur, öteki tutulmaz. Ve bölüm, çağdaş bir açıklama hakkında bu kitabın tutabileceği tek dürüst durumu kaydeder.
On altıncı bölüm sûrenin kapanışını ele alıyor. “Secde et ve yaklaş” müstakil bir âyet değildir. Alak secdesi Müslim’dedir; Buhârî’nin rivayet ettiği secde İnşikāk’tadır. Okuma secdesi Hanefîlerde vâciptir ve hüküm kasıtsız duyanı da kapsar. Hz. Ömer’in minberdeki sözü, Türkçede aktarılan cümle değildir. Ve sûrenin iki kısmı arasındaki bağ bir rivayet değil, Kurtubî’nin bir tercihidir fakat derlenme Allah’ın emriyledir ve bu, iki kısım arasında bir bağ aramayı meşru kılar.
Sonuç bölümü yedi hattı toplar, seksen üç künye düzeltmesini sıralar, altmış yedi maddelik “doğrulanamayanlar” listesini verir ve hiçbir âlime bağlanamayan yirmi dört tespiti tek tek sayar.
Ve kitap şu cümleyle kapanır: emir, okuyana kendi gücünü yüklemez. Emri taşıyacak olan güç, emrin içinde gösterilmiştir.
