BESMELE — Anlamı, Hükümleri ve Yaygın Yanlışlar
NEDEN OKUMALISINIZ
═══════════════════════════════════
Hayatınızda en çok söylediğiniz cümle besmeledir. Yemeğe başlarken,arabaya binerken, bir işe girişirken. Çocuğunuza ilk öğrettiğiniz cümle de odur.
Ve tam bu yüzden, hakkında en çok yanlış bilinen cümledir.
“Rahmân dünyada, Rahîm âhirettedir” dersiniz oysa bunu hadis diye nakleden kitabın kendisi, rivayetin zayıf olduğunu söylüyor. “Besmelesiz başlanan iş güdük kalır” dersiniz oysa o sözün meşhur hâli besmeleyle değil, hamdele ile geliyor. Kesimde besmele unutulursa etin yenmeyeceğini duymuşsunuzdur oysa dört mezhebin hükmü aynı
değil ve farkın nereden geldiğini kimse söylemiyor. “Ben bâ’nın altındaki noktayım” sözünün Hz. Ali’ye ait olduğunu bilirsiniz oysa bu sözün hiçbir hadis kitabında bulunmadığını söyleyen, bizzat Şiî fetvâ mercileridir.
Bu kitap, bu yanlışları tek tek gösteriyor. Ama orada bırakmıyor: her birinin yerine ne konacağını da söylüyor.
Kırk beş soru var. Her soru önce cevabı veriyor, sonra o cevabın hangi kitaptan geldiğini, kimin söylediğini ve bunun günlük hayatta ne değiştirdiğini anlatıyor. Arapça bilmenize gerek yok. Dilbilgisi tartışmasına boğulmuyorsunuz.
Bu kitabı okumayan biri ne kaybeder? Doğru bildiği bir sözü, yanlış yerde kullanmaya devam eder. Ve bir gün biri çıkıp “bunun kaynağı yok” dediğinde, cevap veremez.
DİLDE EZBER, KALPTE MANA — Günlük Dinî Sözlerimizin Anlamı ve Kaynağı
NEDEN OKUMALISINIZ
═══════════════════════════════════
Bugün kaç kere “inşallah” dediniz? Kaç kere “elhamdülillah”, “Allah razı olsun”, “estağfirullah”, “geçmiş olsun”?
Bu sözler günlük dilinizin dokusu. Ve hepsinin ortak bir yanı var: çok tekrarlanıyorlar, ama tam olarak ne dedikleri çoğu zaman bilinmiyor.
“Maşallah” deyince nazardan korunduğunuzu sanırsınız oysa hadiste emredilen söz başkadır. “Estağfirullah” dersiniz, tevbe etmiş olduğunuzu düşünürsünüz oysa tevbenin dört şartı vardır ve dördüncüsü çoğu zaman atlanır. Birine “Allah ve siz bilirsiniz” dersiniz oysa Hz. Peygamber böyle diyen birine “Beni Allah’a denk mi tutuyorsun?” demiştir. İstihâre
yapıp rüya beklersiniz oysa rüya aramak bid’at sayılmıştır. “Âmin” dersiniz, ama şeddeli söylerseniz “kastedenler” demiş olursunuz.
Bu kitap bu sözleri tek tek ele alıyor. Her birinin kökünü, kaynağını, hükmünü ve yaygın yanlışlarını gösteriyor. Kırk beş soru var; her soru önce cevabı veriyor, sonra o cevabın hangi kitaptan geldiğini ve günlük hayatta ne değiştirdiğini anlatıyor.
Kitabın en çok tekrarladığı ayrım şudur: dayanağı olan söz ile güzel olan söz aynı şey değildir. “Geçmiş olsun” sünnet değildir ama güzeldir ve yerindedir. İkisini karıştırmak, birincisinin hükmünü gevşetir.
Bu kitabı okumayan biri ne kaybeder? Her gün söylediği sözlerin yarısını, ne dediğini bilmeden söylemeye devam eder.
AÇILIŞ VE SIĞINAK — Fâtiha, Sığınma Duası ve İki Koruyucu Sûre
NEDEN OKUMALISINIZ
══════════════════════════════════
Bugün Fâtiha’yı kaç kere okudunuz? Günde beş vakit namaz kılan biri onu en az kırk kere okur. Kur’an’a başlarken “eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’rracîm” dersiniz. Çocuğunuz korktuğunda Felak ve Nâs sûrelerini okursunuz.
Bu üç metin, bir müslümanın hayatında en çok tekrarlanan metinlerdir. Ve tam bu sebeple, haklarında en çok yanlış bilinen metinlerdir.
Birkaç örnek:
Her namazın ardından “Muavvizeteyn okuyun” diye emredildiğini duymuş olabilirsiniz. Sabit metinde emredilen iki sûre değil, üçtür İhlâs dâhil. Tek bir ek düştüğü için, günlük bir amelden bir sûre çıkmış.
“Hesapsız cennete girecek yetmiş bin kişi rukye yapmaz, yaptırmaz” dersiniz. Buhârî’nin nüshasında “yapmaz” ifadesi yoktur; ve İbn Teymiyye onu nakledenin yanılması saymıştır. Doğru nakil: “yaptırmazlar.”
“Taberî ‘mâlik’ okuyuşunu tercih eder” diye okumuşsunuzdur. Tam tersidir.
“Fâtiha ne için okunursa onadır” cümlesini bir hadis sanırsınız. Değildir ve bunu beş yüz yıl önce bir âlim tespit etmiştir.
Nazar için Kalem sûresindeki âyeti okursunuz. Diyanet’in kendi tefsiri o âyetin nazarla ilgili olduğu kanaatinin “kesin bir bilgiye dayanmadığını” söyler. Nazar hadisle sabittir ve dayanağı çok daha sağlamdır.
Bu kitap bu üç metin hakkında altmış soru soruyor. Her soru önce cevabı veriyor, sonra o cevabın hangi kitaptan geldiğini, delilini, ve günlük hayatta ne değiştirdiğini anlatıyor. Toplamda yüz elliden fazla yaygın
hata düzeltiliyor.
Ve bir şeyi de yapmıyor: boşluk doldurmuyor. Kitabın sonunda, hiçbirinin kaynağı doğrulanamadığı için kullanılmayan yüz on iki maddelik bir liste var. Hepsi Türkçe yayınlarda kesin bir bilgi gibi dolaşır.
Bu kitabı okumayan biri ne kaybeder? Günde kırk kere okuduğu yedi âyeti, ne dediğini bilmeden okumaya devam eder.
MİRAÇTAN KALAN — Namazda Okuduğumuz Duaların Anlamı ve Kaynağı
NEDEN OKUMALISINIZ
══════════════════════════════════
Bugün beş vakit namaz kıldıysanız, “Sübhâneke”yi en az beş defa söylediniz. “Ettehiyyâtü”yü dokuz defa. Rükûda ve secdede otuz küsur defa aynı cümleyi tekrarladınız.
Bu cümleleri yedi sekiz yaşında ezberlediniz ve o gün bugündür değişmediler. Ezber sağlamdır kimse Sübhâneke’yi yanlış hatırlamaz.
Peki bu cümleler ne diyor? Ve nereden geliyor?
Birkaç örnek:
“Sübhâneke Sahîh-i Müslim’de geçer” diye duymuş olabilirsiniz. Müslim’de Hz. Peygamber’e ulaşan bir Sübhâneke yoktur. Müslim’de olan, Hz. Ömer’in
namazda sesli söylediği sözdür. Bu hata kurumsal bir fetva metninde bile görülmektedir.
“Ve teâlâ ceddük” cümlesini “ceddin yücedir” diye çevirenler vardır. Bu çeviri, Cin sûresinin üçüncü âyetinin açıkça reddettiği şeyi söyletir. Yedi müfessir bu kelimeye yedi anlam vermiştir; hiçbiri soy değildir.
“Ettehiyyâtü, Miraç gecesinde geçen karşılıklı bir konuşmadır” diye anlatılır. Bu anlatının Kütüb-i Sitte’de hiçbir aslı yoktur üstelik Kütüb-i Sitte’de onu çürüten sahih bir rivayet vardır. Anlatının ilk zincirli kaydı bir hadis kitabında değil, dört yüz yıl sonraki bir tefsirdedir; ve o zincirin ilim literatüründeki adı “yalan zinciri”dir.
Rükûda söylediğiniz cümlenin kaynağı tartışmalıdır. Buna karşılık Buhârî ve Müslim’in ikisinde birlikte kayıtlı bir rükû sözü vardır ve Türkiye’de neredeyse hiç bilinmez.
İki secde arasında söylenen “Rabbim beni bağışla” duası, Ebû Dâvûd’un aynı bölümünde, rükû sözünden yalnız beş hadis sonra durur. Elbânî birini zayıf, ötekini sahih saymıştır. Türkiye’de zayıf olan bilinir, sahih olan bilinmez.
Parmağınızı “lâ ilâhe”de kaldırıp “illallâh”ta indiriyorsanız, bunu bir hadisten değil, Hanefî fıkıh âlimlerinin tek bir hadisi yorumlamasından yapıyorsunuz. Hadiste yalnız şu vardır: “onu hareket ettirdiğini gördüm.”
Kunut duaları Hz. Peygamber’in değil, Hz. Ömer’in sözüdür. Buna karşılık Hz. Peygamber’in torununa bizzat öğrettiği bir kunut duası vardır ve dört Sünen’de sahihtir.
Ve “namazı kendisini kötülükten alıkoymayan…” sözü uydurma değildir fakat Peygamber sözü de değildir. İbn Mes’ûd’un kendi sözü olarak sahihtir.
Bu kitap bu metinler hakkında yetmiş dört soru soruyor. Her soru önce cevabı veriyor, sonra o cevabın hangi kitaptan geldiğini, delilini ve günlük hayatta ne değiştirdiğini anlatıyor.
Her bölümün sonunda bir “düzeltilen yaygın hatalar” tablosu var; toplamı yüz on madde.
Ve bir şeyi de yapmıyor: boşluk doldurmuyor. Kitabın sonunda, kaynağı doğrulanamadığı için kullanılmayan kırk sekiz maddelik bir liste ile otuz yedi maddelik bir künye düzeltmesi listesi var.
Bir uyarı da baştan: bu kitap hiçbir yerde bir namazın geçersizliğini îmâ etmez. Aksine incelenen duaların büyük çoğunluğu farz yahut vâcip değildir. Namazın farz ve temel parçalarının dayanağı istisnasız en sağlam delillerdir. Değişen tek şey, kulun ne söylediğini bilmesidir.
Bu kitabı okumayan biri ne kaybeder? Günde otuz kere tekrarladığı bir cümlenin ne dediğini ve nereden geldiğini bilmeden tekrarlamaya devam eder.
İKRA’ — Kur’an’ın İlk Emri: Alak Sûresi, Vahyin Başlangıcı ve İlmin Hükmü
“NEDEN OKUMALISINIZ
═══════════════════════════════════════════════════════════════
Türkçe konuşan bir müslüman şu cümleyi mutlaka duymuştur:
“Kur’an’ın ilk emri ‘oku’dur; demek ki İslam ilme önem verir.”
Bu cümle doğrudur. Bu kitap onu reddetmiyor. Yalnız bir soru soruyor: bu cümle neye dayanıyor?
Ve soru sorulduğu anda, cümlenin altında birbirine karışmış hâlde duran en az beş ayrı mesele görünüyor.
Birkaç örnek:
“Cebrâil geldi ve ‘Oku!’ dedi” diye anlatılır. Ne Buhârî’de ne Müslim’de “Cebrâil” adı geçer. İkisi de yalnız “o melek geldi” der. Ad, hadise tercüme katmanından girmiştir.
“İlk inen beş âyettir” bir hadis sanılır. Değildir. Buhârî iki ayrı yerde üç âyet zikreder; beş âyet Müslim’in metnidir. Ve “beş” rakamını veren söz, bir tâbiînindir Mücâhid’in.
“Oku” emrinin neyi okuyacağı âyette söylenmez. Müfessirler bu boşluğu üç ayrı şekilde doldurmuştur. Ve “demek ki İslam okumaya önem verir” çıkarımı, o üç okuyuştan yalnız birinde geçerlidir üstelik o okuyuşun sahibi bile onu tercih etmez.
“İlim öğrenmek her müslümana farzdır” hadisi, bu çıkarımın en çok anılan dayanağıdır. Bu rivayet hakkında on üç ayrı hüküm tespit edilmiştir ve ikisi aynı âlimin iki ayrı eserindedir. Üstelik hadis iki cümledir ve Türkçe kaynaklar yalnız birincisini aktarır ikincisi ilmi “ehline verme” kaydını koyar.
“İlim öğrenmek her müslüman erkeğe ve kadına farzdır” diye eklenen kısmın hadisin hiçbir geliş yolunda bulunmadığını söyleyen altı âlim vardır. Fakat altısı da anlamını reddetmez. Bu ayrım yapılmazsa iki hatadan birine düşülür.
“Çin’de de olsa ilmi arayın” sözünde iki hadis âlimi birleşir ve aynı kelimeyi kullanır: asılsız. Biri sebebini isimle verir.
“Beşikten mezara kadar ilim öğrenin” için hiçbir künye bulunamamıştır. Fakat bu kitap “uydurmadır” da demez zira o da bir hükümdür ve sahibi gerekir.
“Alak sülük demektir” denir. Taberî, Zemahşerî ve Kurtubî’nin ulaşılan metinlerinde kurt yahut sülük hiç geçmez; dördü de “kan” der. Sülüğü anan tek müfessir yirminci yüzyıldandır ve o da anlamı kan bırakır.
“Rabbin en cömerttir” çevirisi, İbn Âşûr’un açık hükmüne aykırıdır. O, kalıbın karşılaştırma için kurulmadığını söyler.
“Muhammed’i Kâbe’nin yanında namaz kılarken görürsem boynuna basacağım” cümlesi herkesin bildiği cümle hiçbir rivayette yoktur. İki ayrı sahâbîden gelen iki ayrı rivayetin parçaları, tek bir cümlede birleştirilmiştir.
“İlim amelden önce gelir” sözü hadis sanılır. Buhârî’nin bir bölüm adıdır ve o bölümde hiçbir hadis yoktur. Dayanağı bir âyetin sırasıdır.
Ve topluluğa düşen farz olan ilim denince dinî ilimler anlaşılır. Gazâlî o bölümde iki örnek verir: tıp ve hesap. İkisi de dinî ilim değildir. Ve bunu söyleyen, “İhyâu ulûmi’d-dîn”in yazarıdır.
Bu kitap bu metinler hakkında yüz otuz beş soru soruyor. Her soru önce cevabı veriyor, sonra o cevabın hangi kitaptan geldiğini, delilini ve günlük hayatta ne değiştirdiğini anlatıyor.
Her bölümün sonunda bir “düzeltilen yaygın hatalar” tablosu var.
Ve bir şeyi de yapmıyor: boşluk doldurmuyor. Kitabın sonunda, kaynağı doğrulanamadığı için kullanılmayan altmış yedi maddelik bir liste, seksen üç maddelik bir künye düzeltmesi listesi ve hiçbir âlime bağlanamayan
yirmi dört tespitin listesi var.
Bir uyarı da baştan: bu kitapta tartışılan hiçbir kaynak meselesi Alak sûresinin Kur’an’dan olduğuna dokunmaz. Tartışılan şey, o âyetlerin etrafında söylenmiş olanlardır.
Bu kitabı okumayan biri ne kaybeder? “Kur’an’ın ilk emri okumaktır” cümlesini kurmaya devam eder fakat o cümlenin neye dayandığını ve nerede durduğunu bilmeden.
PUSULA — İnanç ve İbadetin Esasları
NEDEN OKUMALISINIZ
═══════════════════════════════════════════════════════════════
Bir müslüman çocukken on bir başlık ezberler: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere iman; sonra kelime-i şehâdet, namaz, zekât, oruç ve hac.
Ezber yerindedir. Peki bu maddelerin her biri neye dayanıyor?
Bu kitap o soruyu on dokuz bölümde yüz doksan altı defa soruyor. Ve sorduğu anda, Türkçede en çok tekrarlanan dinî cümlelerin altında birbirine karışmış hâlde duran bir ayrım görünüyor:
Bir şeyin dinde sabit olması ile, o şeyin din hakkında söylenmiş olması aynı şey değildir.
Birkaç örnek:
Ölüm meleğine iman Kur’an’ın açık hükmüdür. Fakat “Azrâil” ismi ne Kur’an’da ne de sağlam bir hadiste geçer. Kur’an “ölüm meleği” der.
Allah’ın doksan dokuz isminin bulunduğu, Buhârî ile Müslim’in birlikte naklettiği bir hadisle sabittir. Fakat o doksan dokuzun hangileri olduğunu gösteren meşhur liste yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’dedir, iki ayrı şekildedir, ikisi de zayıftır ve Tirmizî’nin kendi hükmü “hasen sahih” değil, “garîb”dir.
Kabirde sorgunun varlığı iki Sahîh’te sabittir. Fakat “Münker ve Nekir” isimleri Kütüb-i Sitte’de yalnız Tirmizî’de geçer ve Tirmizî oraya “hasen garîb” yazmıştır.
“Sırât köprüsü Kur’an’da geçer” denir. Geçmez. Kelime Kur’an’da kırk beş yerde “Allah’a giden yol” anlamındadır; köprünün dayanağı hadislerdir.
Mehdî, “büyük kıyamet alâmetlerinden” sayılır. Buhârî ve Müslim’de bu terimi içeren tek bir rivayet bulunmaz.
“Peygamberlerin beş sıfatı Senûsî’nin sınıflamasıdır” denir. Senûsî kendi risâlesinde üç sayar: doğruluk, güvenilirlik, bildirmek.
“Cibrîl hadîsinde İslam’ın beş şartı sayılır” denir. Müslim’in rivayeti için doğrudur; Buhârî’nin rivayetinde dört şey sayılır ve hac hiç geçmez.
“İslam’ın şartları: şehâdet, namaz, oruç, zekât, hac” sıralaması
rivayetlerin hiçbirinde aynen yoktur. Bütün rivayetlerde zekât oruçtan öncedir.
Niyet hadisinin künyesi hemen her yerde “Buhârî, İman Kitabı” diye verilir. Hadis Buhârî’nin Vahyin Başlaması Kitabı‘ndadır ve eserin ilk hadisidir.
“Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözünün aktarım zinciri hiç
bulunamamıştır. Süyûtî zayıf, San’ânî zinciri kopuk, Elbânî ve İbn Useymîn “aslı yoktur” demiştir. Fakat bu, mezhep ayrılığının meşru dayanağı olmadığı anlamına gelmez dayanak o söz değil, Nisâ 4/59’un kendi yapısı ve sahâbe devrinden gelen uygulamadır.
“Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol” hadisi Müslim’e bağlanır. Müslim’de bağlaç farklıdır. O şekil Nevevî’nin Kırk Hadis’inden gelir.
Ve kitabın en ağır bulgusu bir kıssanın tek bir ayrıntısındadır. Herkes “yüz kişi öldüren adam” diye bilir. Metin doksan dokuz der. Yüzüncü öldürülen kişi, o adama “sana tevbe yok” diyen râhiptir.
Bu kitabın yaptığı iş, hiçbirini çürütmek değildir. Yerine
oturtmaktır. Çünkü tabloyu gördüğünüzde şunu göreceksiniz:
Tartışılan hiçbir aktarım meselesi, bir müslümanın imanına yahut ibadetine dokunmuyor. İmanın altı esası, İslam’ın beş şartı ve ihsanın tarifi istisnasız ya Kur’an’ın açık hükmüne ya Buhârî ile Müslim’in birlikte naklettiği bir hadise dayanıyor.
Ve bu bilindiğinde bir şey değişir: yanlış bir ayrıntı çürütüldüğünde artık bütün bina sarsılmaz. Çünkü o ayrıntının zaten taşıyıcı olmadığını bilirsiniz.






