01. Vahyin Başlamasının Anlatıldığı Bölüm — Kısım 1 (1–7)

01. Vahyin Başlamasının Anlatıldığı Bölüm — Kısım 1 (1–7)

10/10/2026 — admin

01. Vahyin Başlamasının Anlatıldığı Bölüm — Kısım 1 (1–7)

Vahyin Başlamasının Anlatıldığı Bölüm · 1. kitâb · 1. kısım · 7 hadis · hadis 1–7

Hadis 1Amellerin Niyetlere Göre Değer Kazanması: Bütün ibadet ve davranışların kabulünün, geçerliliğinin ve manevi değerinin kalpteki niyet ve ihlâsa dayandığı; dünyanın geçici menfaatleri için yapılan işler ile sadece Allah rızası gözetilerek yapılan amellerin niyetlerine göre ayrıştığı konusunu ele alır

حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ ، قَالَ : حَدَّثَنَا سُفْيَانُ ، قَالَ : حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ الْأَنْصَارِيُّ ، قَالَ : أَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ التَّيْمِيُّ ، أَنَّهُ سَمِعَ عَلْقَمَةَ بْنَ وَقَّاصٍ اللَّيْثِيَّ ، يَقُولُ : سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَلَى الْمِنْبَرِ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَقُولُ : ” إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا أَوْ إِلَى امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Resûlünedir, onun hicreti Allah ve Resûlerinedir; kimin hicreti de elde edeceği bir dünyaya veya nikâhlayacağı bir kadına yönelikse, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”

Şerh. İslam alimleri bu hadisin dinin temellerinin yarısını oluşturduğunu belirtmişlerdir; çünkü kulun fiilleri kalp, dil ve uzuvlarla gerçekleşir ve niyet kalbin ameli olarak bütün bu davranışların yönünü tayin eder. Aynı dış görünüşle yapılan bir amelin, kişinin kalbindeki niyetine göre ya Allah katında makbul bir ibadet ya da sadece dünyevi bir kazançla sınırlı kalacağı vurgulanmıştır. İmam Buhârî, ümmetin ve ilim talebelerinin niyetlerini her an tahlil etmesi gerektiğini hatırlatmak amacıyla bu hadisi eserinin başına koymuştur

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 1 (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi).-Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Cilt 1, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 1 açıklaması).

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 2Vahyin Geliş Şekilleri ve Peygamberimizin Vahiy Alırken Yaşadığı Zorluklar: Hz. Peygamber’e vahyin ne şekilde geldiği (çan sesine benzer şekilde veya meleğin insan suretine bürünmesiyle) ve bu süreçte mukaddes bedeninin yaşadığı şiddetli hâller ile meşakkat ele alınmaktadır.

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، قَالَ أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّ الْحَارِثَ بْنَ هِشَامٍ ـ رضى الله عنه ـ سَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ يَأْتِيكَ الْوَحْىُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ “‏ أَحْيَانًا يَأْتِينِي مِثْلَ صَلْصَلَةِ الْجَرَسِ ـ وَهُوَ أَشَدُّهُ عَلَىَّ ـ فَيُفْصَمُ عَنِّي وَقَدْ وَعَيْتُ عَنْهُ مَا قَالَ، وَأَحْيَانًا يَتَمَثَّلُ لِيَ الْمَلَكُ رَجُلاً فَيُكَلِّمُنِي فَأَعِي مَا يَقُولُ ‏”‏‏.‏ قَالَتْ عَائِشَةُ رضى الله عنها وَلَقَدْ رَأَيْتُهُ يَنْزِلُ عَلَيْهِ الْوَحْىُ فِي الْيَوْمِ الشَّدِيدِ الْبَرْدِ، فَيَفْصِمُ عَنْهُ وَإِنَّ جَبِينَهُ لَيَتَفَصَّدُ عَرَقًا‏.‏

“Abdullah b. Yûsuf bize tahdis edip dedi ki: Mâlik bize haber verdi; o, Hişâm b. Urve’den, o da babasından, o da müminlerin annesi Hz. Âişe’den (r.anha) naklettiğine göre; Haris b. Hişam (r.anh), Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sana vahiy nasıl gelir?’ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Bazen bana çan sesine benzer şekilde gelir ki bu bana en ağır gelenidir. Hallolunup benden ayrıldığında (ne söylediyse) ezberlemiş olurum. Bazen de melek bana insan suretinde temessül eder (görünür), benimle konuşur ve ben de onun söylediğini bellerim.’ Hz. Âişe (r.anha) şöyle dedi: ‘Andolsun ki ben, çok şiddetli soğuk bir günde bile vahyin ona indiğini gördüm; ondan (vahiy hâli) ayrıldığında, incesi inceleceğine alnı terden şarıl şarıl akardı.'”

Şerh. Bu hadis, vahyin ilâhî kaynaktan geldiğinin fiziki ve ruhî somut delillerini gözler önüne serer. Hz. Peygamber’in vahiy alırken yaşadığı ağırlık, kelâmın yüceliğini ve O’nun ruhî dünyasının bu ilâhî yükü taşımasındaki muazzam gayreti gösterir. Çan sesi benzerliği, sesin kuvvetini ve yankısını tasvir etmek için kullanılan bir benzetmedir; zira vahiy meleği Cebrail’in kanat sesleri veya vahyin gelişinin ani ve haşmetli yönü bu şekilde ifade edilmiştir.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 2 (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi) – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Cilt 1, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 2 açıklaması).

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 3Vahyin Başlangıcı ve İlk Ayetlerin Nüzûlü: Hz. Peygamber’e peygamberliğin ilk günlerinde rüya-yı sâdıka ile başlayan sürecin, Hira Mağarası’nda Cebrail (a.s.) aracılığıyla Alak Suresi’nin ilk ayetlerinin indirilmesiyle devam etmesi ve Hz. Hatice’nin O’nu teselli etmesi konu edilmektedir.Râvî: Âişe (r.anhâ)

حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ، عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، أَنَّهَا قَالَتْ أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنَ الْوَحْىِ الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ فِي النَّوْمِ، فَكَانَ لاَ يَرَى رُؤْيَا إِلاَّ جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ، ثُمَّ حُبِّبَ إِلَيْهِ الْخَلاَءُ، وَكَانَ يَخْلُو بِغَارِ حِرَاءٍ فَيَتَحَنَّثُ فِيهِ ـ وَهُوَ التَّعَبُّدُ ـ اللَّيَالِيَ ذَوَاتِ الْعَدَدِ قَبْلَ أَنْ يَنْزِعَ إِلَى أَهْلِهِ، وَيَتَزَوَّدُ لِذَلِكَ، ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى خَدِيجَةَ، فَيَتَزَوَّدُ لِمِثْلِهَا، حَتَّى جَاءَهُ الْحَقُّ وَهُوَ فِي غَارِ حِرَاءٍ، فَجَاءَهُ الْمَلَكُ فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ قَالَ ‏”‏ مَا أَنَا بِقَارِئٍ ‏”‏‏.‏ قَالَ ‏”‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ قُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏.‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّانِيَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ فَقُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏.‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ ‏{‏اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ * خَلَقَ الإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ * اقْرَأْ وَرَبُّكَ الأَكْرَمُ‏}‏ ‏”‏‏.‏ فَرَجَعَ بِهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَرْجُفُ فُؤَادُهُ، فَدَخَلَ عَلَى خَدِيجَةَ بِنْتِ خُوَيْلِدٍ رضى الله عنها فَقَالَ ‏”‏ زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي ‏”‏‏.‏ فَزَمَّلُوهُ حَتَّى ذَهَبَ عَنْهُ الرَّوْعُ، فَقَالَ لِخَدِيجَةَ وَأَخْبَرَهَا الْخَبَرَ ‏”‏ لَقَدْ خَشِيتُ عَلَى نَفْسِي ‏”‏‏.‏ فَقَالَتْ خَدِيجَةُ كَلاَّ وَاللَّهِ مَا يُخْزِيكَ اللَّهُ أَبَدًا، إِنَّكَ لَتَصِلُ الرَّحِمَ، وَتَحْمِلُ الْكَلَّ، وَتَكْسِبُ الْمَعْدُومَ، وَتَقْرِي الضَّيْفَ، وَتُعِينُ عَلَى نَوَائِبِ الْحَقِّ‏.‏ فَانْطَلَقَتْ بِهِ خَدِيجَةُ حَتَّى أَتَتْ بِهِ وَرَقَةَ بْنَ نَوْفَلِ بْنِ أَسَدِ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى ابْنَ عَمِّ خَدِيجَةَ ـ وَكَانَ امْرَأً تَنَصَّرَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَ يَكْتُبُ الْكِتَابَ الْعِبْرَانِيَّ، فَيَكْتُبُ مِنَ الإِنْجِيلِ بِالْعِبْرَانِيَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكْتُبَ، وَكَانَ شَيْخًا كَبِيرًا قَدْ عَمِيَ ـ فَقَالَتْ لَهُ خَدِيجَةُ يَا ابْنَ عَمِّ اسْمَعْ مِنَ ابْنِ أَخِيكَ‏.‏ فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ يَا ابْنَ أَخِي مَاذَا تَرَى فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم خَبَرَ مَا رَأَى‏.‏ فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ هَذَا النَّامُوسُ الَّذِي نَزَّلَ اللَّهُ عَلَى مُوسَى صلى الله عليه وسلم يَا لَيْتَنِي فِيهَا جَذَعًا، لَيْتَنِي أَكُونُ حَيًّا إِذْ يُخْرِجُكَ قَوْمُكَ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏”‏ أَوَمُخْرِجِيَّ هُمْ ‏”‏‏.‏ قَالَ نَعَمْ، لَمْ يَأْتِ رَجُلٌ قَطُّ بِمِثْلِ مَا جِئْتَ بِهِ إِلاَّ عُودِيَ، وَإِنْ يُدْرِكْنِي يَوْمُكَ أَنْصُرْكَ نَصْرًا مُؤَزَّرًا‏.‏ ثُمَّ لَمْ يَنْشَبْ وَرَقَةُ أَنْ تُوُفِّيَ وَفَتَرَ الْوَحْىُ‏.‏

“Yahyâ b. Bükeyr bize tahdis edip dedi ki: Leys bize tahdis etti, o Ukayl’den, o İbn Şihâb’dan, o Urve b. Zübeyr’den, o da müminlerin annesi Hz. Âişe’den (r.anha) naklettiğine göre şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem’e vahyin ilk başlangıcı uykuda görülen doğru (sadık) rüyalarla oldu. O, rüyada ne görürse mutlaka sabah firiği gibi (gün ışığı gibi) aynen çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Hira Mağarası’na çekilerek orada günlerce (sayılı gecelerce) ibadetle meşgul olurdu. Bunun için (evine) azık alır, ardından yine Hz. Hatice’ye döner ve bir o kadar daha azık alıp (tekrar mağaraya) giderdi. Nihayet Hira Mağarası’nda iken ona hak (vahiy) geldi. Melek gelip ona: ‘Oku!’ dedi. Hz. Peygamber: ‘Ben okuma bilmem (ben okuyucu değilim)’ karşılığını verdi. (Hz. Peygamber olayı şöyle anlattı:) ‘Melek beni alıp gücüm tükeninceye kadar sıktı, sonra beni bırakıp tekrar: “Oku!” dedi. Ben yine: “Ben okuma bilmem” dedim. Beni ikinci kez alıp gücüm tükeninceye kadar sıktı, ardından bırakıp tekrar: “Oku!” dedi. Ben yine: “Ben okuma bilmem” dedim. Bunun üzerine beni üçüncü kez alıp sıktı, sonra bırakıp şöyle dedi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (aşılanmış yumurtadan/tutunup asılan şeyden) yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.” [Alak, 96/1-3]’ Bunun üzerine Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem kalbi titreyerek (korku içinde) döndü ve Hatice bint Huveylid’in (r.anha) yanına girip: ‘Beni örtün, beni örtün!’ dedi. Üzerini örttüler; korkusu geçinceye kadar bu hâl devam etti. Sonra başından geçenleri Hz. Hatice’ye haber verip: ‘Kendimden korktum’ dedi. Hz. Hatice ise ona şöyle dedi: ‘Asla korkma! Vallahi Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabayı gözetirsin, acizlerin yükünü yüklenirsin, fakire verip yerini doldurursun, misafire ikram edersin ve hak yolundaki musibetlere karşı halka yardım edersin.'”

Şerh. Bu uzun ve tarihi rivayet, Kur’an’ın nüzûl sürecinin başlangıcını, Resûlullah’ın peygamberlik öncesi manevi hazırlığını (Hira’daki halvet hayatını) ve ilk vahiy anındaki beşeri sarsıntıyı en sahih şekilde gözler önüne serer. Meleğin Hz. Peygamber’e sarılması, vahyin ağırlığını ve manevi yükünü O’nun bedenine ve ruhuna sindirmek hikmetine dayanır. Hz. Hatice’nin Hz. Peygamber’i teselli ederken saydığı güzel ahlak vasıfları, İslam’ın evrensel erdemlerinin peygamberlik öncesinde de O’nun karakterinde eksiksiz var olduğunu kanıtlar.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 3 (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi). – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Cilt 1, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 3 açıklaması).

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 4Fetretü’l-Vahy (Vahyin Kesintiye Uğraması Dönemi) ve Müddessir Suresi’nin Nüzûlü: Hz. Peygamber’e bir süre vahyin kesilmesinden sonra (Fetret döneminde) tekrar gelmeye başlaması, Cebrail (a.s.)’ın gökle yer arasında kürsü üzerindeki azameti, Hz. Peygamber’in korkarak “Beni örtün” demesi ve Müddessir Suresi’nin ilk ayetlerinin (Ey bürünen kalk ve uyar…) inmesi konu edilmektedir.

قَالَ ابْنُ شِهَابٍ وَأَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيَّ، قَالَ ـ وَهُوَ يُحَدِّثُ عَنْ فَتْرَةِ الْوَحْىِ، فَقَالَ ـ فِي حَدِيثِهِ ‏”‏ بَيْنَا أَنَا أَمْشِي، إِذْ سَمِعْتُ صَوْتًا، مِنَ السَّمَاءِ، فَرَفَعْتُ بَصَرِي فَإِذَا الْمَلَكُ الَّذِي جَاءَنِي بِحِرَاءٍ جَالِسٌ عَلَى كُرْسِيٍّ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ، فَرُعِبْتُ مِنْهُ، فَرَجَعْتُ فَقُلْتُ زَمِّلُونِي‏.‏ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى ‏{‏يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ‏}‏ إِلَى قَوْلِهِ ‏{‏وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ‏}‏ فَحَمِيَ الْوَحْىُ وَتَتَابَعَ ‏”‏‏.‏ تَابَعَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ وَأَبُو صَالِحٍ‏.‏ وَتَابَعَهُ هِلاَلُ بْنُ رَدَّادٍ عَنِ الزُّهْرِيِّ‏.‏ وَقَالَ يُونُسُ وَمَعْمَرٌ ‏”‏ بَوَادِرُهُ ‏”‏‏.‏

“İbn Şihâb (ez-Zührî) şöyle dedi: Bana Ebu Seleme b. Abdurrahman haber verip dedi ki: Câbir b. Abdillâh el-Ensârî vahyin kesintiye uğramasından (fetretü’l-vahy) bahisle şöyle anlatıyordu: Hz. Peygamber (bir ara) vahyin kesilmesini anlatırken şöyle buyurdu: ‘Ben yürümekte iken gòkten bir ses işittim. Gözümü gökyüze kaldırdığımda bir de ne göreyim; Hira’da bana gelen melek, gök ile yer arasında bir kürsü üzerinde oturmaktadır. Ondan korktum, (evime) dönüp: “Beni örtün, beni örtün” dedim. Bunun üzerine Yüce Allah: “Ey bürünen (örtüye bürünen Peygamber)! Kalk ve uyar… Rucûzdan (putlardan/günahlardan) uzak dur, kaçın!” [Müddessir, 74/1-5] ayetlerini indirdi.’ Bundan sonra vahiy kızıştı (ard arda, sıklaşarak gelmeye başladı) ve kesintisiz devam etti.”

Şerh. Bu rivayet, ilk vahiy olan Alak suresinin ardından bir süre vahyin kesilmesiyle oluşan ve Fetretü’l-vahy denilen dönemin sonunu ve Müddessir suresinin nüzûlüyle birlikte Peygamberlik görevine açıktan davet sürecinin başladığını bildirir. Cebrail (a.s.)’ın gök ile yer arasında azametli bir şekilde görülmesi, Hz. Peygamber’in ilk vahiydeki gibi yine ürpermesine ve örtünme ihtiyacı hissetmesine sebep olmuş, ardından gelen ilahi emirlerle bu ağır sorumluluğu taşımak üzere manevi olarak pekiştirilmiştir.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy (Fetretü’l-Vahy ve Müddessir Suresi’nin nüzûlüne dair rivayetler). – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Fetretü’l-Vahy açıklamaları)

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 5Hz. Peygamber’in Vahiyleri Unutmamak İçin Acele Etmesi ve Kıyamet Suresi’nin İlgili Ayetlerinin Nüzûlü: Hz. Peygamber’in, Cebrail (a.s.) vahiy getirirken unutma korkusuyla diliyle acele edip Kur’an’ı tekrarlaması, bunun üzerine Yüce Allah’ın “Onu (kalbinde) toplamak ve okutmak bize aittir” [Kıyamet, 75/17-19] ayetlerini indirerek O’nu rahatlatması ve vahiy okuma esnasındaki usul konu edilmektedir.Râvî: İbn Abbâs (r.a.)

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، قَالَ حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ أَبِي عَائِشَةَ، قَالَ حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى ‏{‏لاَ تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ‏}‏ قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُعَالِجُ مِنَ التَّنْزِيلِ شِدَّةً، وَكَانَ مِمَّا يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ ـ فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَأَنَا أُحَرِّكُهُمَا لَكُمْ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُحَرِّكُهُمَا‏.‏ وَقَالَ سَعِيدٌ أَنَا أُحَرِّكُهُمَا كَمَا رَأَيْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ يُحَرِّكُهُمَا‏.‏ فَحَرَّكَ شَفَتَيْهِ ـ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى ‏{‏لاَ تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ* إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ‏}‏ قَالَ جَمْعُهُ لَهُ فِي صَدْرِكَ، وَتَقْرَأَهُ ‏{‏فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ‏}‏ قَالَ فَاسْتَمِعْ لَهُ وَأَنْصِتْ ‏{‏ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ‏}‏ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ تَقْرَأَهُ‏.‏ فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا أَتَاهُ جِبْرِيلُ اسْتَمَعَ، فَإِذَا انْطَلَقَ جِبْرِيلُ قَرَأَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم كَمَا قَرَأَهُ‏.‏

“Mûsâ b. İsmâil bize tahdis edip dedi ki: Ebû Avâne bize tahdis etti, dedi ki: Mûsâ b. Ebî Âişe bize tahdis etti, o Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan (r.anhüma) naklettiğine göre; Yüce Allah’ın ‘Onu (çabucak ezberlemek için) dilini kımıldatma.’ [Kıyamet, 75/16] buyruğu hakkında şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem vahyin nüzûlü esnasında (unutma endişesiyle) büyük bir sıkıntı çekiyor ve diliyle hemen okumaya çalışarak dudaklarını kımıldatıyordu. (Râvilerden Said b. Cübeyr şöyle dedi: İbn Abbas ‘Ben dudaklarımı nasıl kımıldatıyorsa size öyle gösteririm’ dedi ve dudaklarını kımıldattı. Said de ‘Ben de İbn Abbas’ın kımıldattığı gibi kımıldatıyorum’ dedi ve gösterdi.) Bunun üzerine Yüce Allah: ‘Onu hızlıca okumak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak da okutmak da bize aittir. Şu halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşuna uy. Sonra onu açıklamak da bize aittir.’ [Kıyamet, 75/16-19] ayetlerini indirdi. Bundan sonra Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem, Cebrail kendisine geldiğinde onu dinler, Cebrail ayrılıp gittiğinde ise tıpkı Cebrail’in okuduğu gibi okurdu.”

Şerh. Bu rivayet, Hz. Peygamber’in Kur’an ayetlerini eksiksiz muhafaza etme hususundaki derin titizliğini ve vahiy meleği Cebrail okurken unutma korkusuyla acele etmesini gözler önüne serer. Allah Teâlâ bu ayetlerle Peygamberini teselli etmiş; Kur’an’ı kalbinde toplamanın ve okutmanın tamamen ilahi teminat altında olduğunu bildirerek O’nun bu telaşını gidermiştir. Bu olaydan sonra Hz. Peygamber, Cebrail ayetleri okurken tamamen susup dinlemiş, melek ayrıldıktan sonra ise aynen okumuştur.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi). – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Cilt 1, Kitâbu Bed’i’l-Vahy açıklamaları).

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 6Hz. Peygamber’in Cömertliği ve Ramazan Ayında Cebrail (a.s.) ile Kur’an Mukabelesi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in insanların en cömerdi olduğu, özellikle Ramazan ayında cömertliğinin esen rüzgardan daha hızlı ve bereketli olduğu, bu ayda her gece Cebrail (a.s.) ile buluşarak karşılıklı Kur’an okudukları (mukabele ettikleri) konu edilmektedir.Râvî: İbn Abbâs (r.a.)

حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، قَالَ أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، قَالَ أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، ح وَحَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ، قَالَ أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، قَالَ أَخْبَرَنَا يُونُسُ، وَمَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، نَحْوَهُ قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَجْوَدَ النَّاسِ، وَكَانَ أَجْوَدُ مَا يَكُونُ فِي رَمَضَانَ حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ، وَكَانَ يَلْقَاهُ فِي كُلِّ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ فَيُدَارِسُهُ الْقُرْآنَ، فَلَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَجْوَدُ بِالْخَيْرِ مِنَ الرِّيحِ الْمُرْسَلَةِ‏.‏

“Abdân bize tahdis edip dedi ki: Abdullah bize haber verdi, dedi ki: Yûnis bize haber verdi; o, ez-Zührî’den nakletti. (Hakkıyla tahdis etti bize) Bişr b. Muhammed, dedi ki: Abdullah bize haber verdi, dedi ki: Yûnis bize haber verdi, o ve Ma’mer, ez-Zührî’den onun benzerini haber verdiler. Ubeydullah b. Abdullah’ın, İbn Abbas’tan (r.anhüma) naklettiğine göre şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu anlar da Ramazan ayında Cebrail’in kendisiyle buluştuğu zamanlardı. Cebrail aleyhisselam Ramazan’ın her gecesinde O’nunla buluşur, (Peygamberimiz) ona Kur’an’ı arz ederdi (okurdu/mukabele ederdi). İşte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Cebrail ile buluştuğunda hayır hususunda (faydalanmada ve ikramda) esip gönderilen rahmet rüzgârından daha cömert olurdu.”

Şerh. Bu hadis, Hz. Peygamber’in insan üstü cömertlik ahlakını ve Ramazan ayının manevi iklimindeki ibadet yoğunluğunu gözler önüne serer. Cebrail (a.s.)’ın her gece gelerek Kur’an’ı karşılıklı okumaları (mukabele geleneğinin aslı), Kur’an’ın Ramazan ayındaki önemini ve tilavetinin faziletini tescil eder. Peygamberimizin cömertliğinin esen rüzgâra benzetilmesi, onun yaptığı iyiliklerin ve ikramların engelsiz, sürekli ve herkese hızla ulaşan rahmet niteliğinde olduğunu ifade eder.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi). – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Kitâbu Bed’i’l-Vahy ve Kitâbu’s-Savm ilgili açıklamaları).

Buhârî içinde tekrarı: 3220 · 3554

Bu hadisin doğrulama tablosu

Hadis 7Herakliyus’un (Bizans İmparatoru) Ebu Süfyan ile Karşılaşması ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğini Soruşturması: Hz. Peygamber’in Kureyş kâfirleriyle yaptığı antlaşma döneminde Şam’da ticaret yapan Ebu Süfyan b. Harb’in, Bizans İmparatoru Herakliyus tarafından huzura çağrılması; Herakliyus’un İslam Peygamberi’nin soyu, ahlakı, tebliğ ettiği esaslar ve ashabının durumu hakkında sorduğu derinlemesine sorular ve Ebu Süfyan’ın bu sorulara verdiği cevaplar konu edilmektedir.

حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ الْحَكَمُ بْنُ نَافِعٍ، قَالَ أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ، أَخْبَرَهُ أَنَّ أَبَا سُفْيَانَ بْنَ حَرْبٍ أَخْبَرَهُ أَنَّ هِرَقْلَ أَرْسَلَ إِلَيْهِ فِي رَكْبٍ مِنْ قُرَيْشٍ ـ وَكَانُوا تُجَّارًا بِالشَّأْمِ ـ فِي الْمُدَّةِ الَّتِي كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَادَّ فِيهَا أَبَا سُفْيَانَ وَكُفَّارَ قُرَيْشٍ، فَأَتَوْهُ وَهُمْ بِإِيلِيَاءَ فَدَعَاهُمْ فِي مَجْلِسِهِ، وَحَوْلَهُ عُظَمَاءُ الرُّومِ ثُمَّ دَعَاهُمْ وَدَعَا بِتَرْجُمَانِهِ فَقَالَ أَيُّكُمْ أَقْرَبُ نَسَبًا بِهَذَا الرَّجُلِ الَّذِي يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ فَقَالَ أَبُو سُفْيَانَ فَقُلْتُ أَنَا أَقْرَبُهُمْ نَسَبًا‏.‏ فَقَالَ أَدْنُوهُ مِنِّي، وَقَرِّبُوا أَصْحَابَهُ، فَاجْعَلُوهُمْ عِنْدَ ظَهْرِهِ‏.‏ ثُمَّ قَالَ لِتَرْجُمَانِهِ قُلْ لَهُمْ إِنِّي سَائِلٌ هَذَا عَنْ هَذَا الرَّجُلِ، فَإِنْ كَذَبَنِي فَكَذِّبُوهُ‏.‏ فَوَاللَّهِ لَوْلاَ الْحَيَاءُ مِنْ أَنْ يَأْثِرُوا عَلَىَّ كَذِبًا لَكَذَبْتُ عَنْهُ، ثُمَّ كَانَ أَوَّلَ مَا سَأَلَنِي عَنْهُ أَنْ قَالَ كَيْفَ نَسَبُهُ فِيكُمْ قُلْتُ هُوَ فِينَا ذُو نَسَبٍ‏.‏ قَالَ فَهَلْ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ مِنْكُمْ أَحَدٌ قَطُّ قَبْلَهُ قُلْتُ لاَ‏.‏ قَالَ فَهَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ قُلْتُ لاَ‏.‏ قَالَ فَأَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ فَقُلْتُ بَلْ ضُعَفَاؤُهُمْ‏.‏ قَالَ أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ قُلْتُ بَلْ يَزِيدُونَ‏.‏ قَالَ فَهَلْ يَرْتَدُّ أَحَدٌ مِنْهُمْ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ قُلْتُ لاَ‏.‏ قَالَ فَهَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ قُلْتُ لاَ‏.‏ قَالَ فَهَلْ يَغْدِرُ قُلْتُ لاَ، وَنَحْنُ مِنْهُ فِي مُدَّةٍ لاَ نَدْرِي مَا هُوَ فَاعِلٌ فِيهَا‏.‏ قَالَ وَلَمْ تُمْكِنِّي كَلِمَةٌ أُدْخِلُ فِيهَا شَيْئًا غَيْرُ هَذِهِ الْكَلِمَةِ‏.‏ قَالَ فَهَلْ قَاتَلْتُمُوهُ قُلْتُ نَعَمْ‏.‏ قَالَ فَكَيْفَ كَانَ قِتَالُكُمْ إِيَّاهُ قُلْتُ الْحَرْبُ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُ سِجَالٌ، يَنَالُ مِنَّا وَنَنَالُ مِنْهُ‏.‏ قَالَ مَاذَا يَأْمُرُكُمْ قُلْتُ يَقُولُ اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ، وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَاتْرُكُوا مَا يَقُولُ آبَاؤُكُمْ، وَيَأْمُرُنَا بِالصَّلاَةِ وَالصِّدْقِ وَالْعَفَافِ وَالصِّلَةِ‏.‏ فَقَالَ لِلتَّرْجُمَانِ قُلْ لَهُ سَأَلْتُكَ عَنْ نَسَبِهِ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُ فِيكُمْ ذُو نَسَبٍ، فَكَذَلِكَ الرُّسُلُ تُبْعَثُ فِي نَسَبِ قَوْمِهَا، وَسَأَلْتُكَ هَلْ قَالَ أَحَدٌ مِنْكُمْ هَذَا الْقَوْلَ فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، فَقُلْتُ لَوْ كَانَ أَحَدٌ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ قَبْلَهُ لَقُلْتُ رَجُلٌ يَأْتَسِي بِقَوْلٍ قِيلَ قَبْلَهُ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، قُلْتُ فَلَوْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ قُلْتُ رَجُلٌ يَطْلُبُ مُلْكَ أَبِيهِ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، فَقَدْ أَعْرِفُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَذَرَ الْكَذِبَ عَلَى النَّاسِ وَيَكْذِبَ عَلَى اللَّهِ، وَسَأَلْتُكَ أَشْرَافُ النَّاسِ اتَّبَعُوهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ فَذَكَرْتَ أَنَّ ضُعَفَاءَهُمُ اتَّبَعُوهُ، وَهُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ، وَسَأَلْتُكَ أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ فَذَكَرْتَ أَنَّهُمْ يَزِيدُونَ، وَكَذَلِكَ أَمْرُ الإِيمَانِ حَتَّى يَتِمَّ، وَسَأَلْتُكَ أَيَرْتَدُّ أَحَدٌ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، وَكَذَلِكَ الإِيمَانُ حِينَ تُخَالِطُ بَشَاشَتُهُ الْقُلُوبَ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَغْدِرُ فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ لاَ تَغْدِرُ، وَسَأَلْتُكَ بِمَا يَأْمُرُكُمْ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَعْبُدُوا اللَّهَ، وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَيَنْهَاكُمْ عَنْ عِبَادَةِ الأَوْثَانِ، وَيَأْمُرُكُمْ بِالصَّلاَةِ وَالصِّدْقِ وَالْعَفَافِ‏.‏ فَإِنْ كَانَ مَا تَقُولُ حَقًّا فَسَيَمْلِكُ مَوْضِعَ قَدَمَىَّ هَاتَيْنِ، وَقَدْ كُنْتُ أَعْلَمُ أَنَّهُ خَارِجٌ، لَمْ أَكُنْ أَظُنُّ أَنَّهُ مِنْكُمْ، فَلَوْ أَنِّي أَعْلَمُ أَنِّي أَخْلُصُ إِلَيْهِ لَتَجَشَّمْتُ لِقَاءَهُ، وَلَوْ كُنْتُ عِنْدَهُ لَغَسَلْتُ عَنْ قَدَمِهِ‏.‏ ثُمَّ دَعَا بِكِتَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الَّذِي بَعَثَ بِهِ دِحْيَةُ إِلَى عَظِيمِ بُصْرَى، فَدَفَعَهُ إِلَى هِرَقْلَ فَقَرَأَهُ فَإِذَا فِيهِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ‏.‏ مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ‏.‏ سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى، أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الإِسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الأَرِيسِيِّينَ وَ‏{‏يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَنْ لاَ نَعْبُدَ إِلاَّ اللَّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ‏}‏ قَالَ أَبُو سُفْيَانَ فَلَمَّا قَالَ مَا قَالَ، وَفَرَغَ مِنْ قِرَاءَةِ الْكِتَابِ كَثُرَ عِنْدَهُ الصَّخَبُ، وَارْتَفَعَتِ الأَصْوَاتُ وَأُخْرِجْنَا، فَقُلْتُ لأَصْحَابِي حِينَ أُخْرِجْنَا لَقَدْ أَمِرَ أَمْرُ ابْنِ أَبِي كَبْشَةَ، إِنَّهُ يَخَافُهُ مَلِكُ بَنِي الأَصْفَرِ‏.‏ فَمَا زِلْتُ مُوقِنًا أَنَّهُ سَيَظْهَرُ حَتَّى أَدْخَلَ اللَّهُ عَلَىَّ الإِسْلاَمَ‏.‏ وَكَانَ ابْنُ النَّاظُورِ صَاحِبُ إِيلِيَاءَ وَهِرَقْلَ سُقُفًّا عَلَى نَصَارَى الشَّأْمِ، يُحَدِّثُ أَنَّ هِرَقْلَ حِينَ قَدِمَ إِيلِيَاءَ أَصْبَحَ يَوْمًا خَبِيثَ النَّفْسِ، فَقَالَ بَعْضُ بَطَارِقَتِهِ قَدِ اسْتَنْكَرْنَا هَيْئَتَكَ‏.‏ قَالَ ابْنُ النَّاظُورِ وَكَانَ هِرَقْلُ حَزَّاءً يَنْظُرُ فِي النُّجُومِ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ سَأَلُوهُ إِنِّي رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ حِينَ نَظَرْتُ فِي النُّجُومِ مَلِكَ الْخِتَانِ قَدْ ظَهَرَ، فَمَنْ يَخْتَتِنُ مِنْ هَذِهِ الأُمَّةِ قَالُوا لَيْسَ يَخْتَتِنُ إِلاَّ الْيَهُودُ فَلاَ يُهِمَّنَّكَ شَأْنُهُمْ وَاكْتُبْ إِلَى مَدَايِنِ مُلْكِكَ، فَيَقْتُلُوا مَنْ فِيهِمْ مِنَ الْيَهُودِ‏.‏ فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى أَمْرِهِمْ أُتِيَ هِرَقْلُ بِرَجُلٍ أَرْسَلَ بِهِ مَلِكُ غَسَّانَ، يُخْبِرُ عَنْ خَبَرِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا اسْتَخْبَرَهُ هِرَقْلُ قَالَ اذْهَبُوا فَانْظُرُوا أَمُخْتَتِنٌ هُوَ أَمْ لاَ‏.‏ فَنَظَرُوا إِلَيْهِ، فَحَدَّثُوهُ أَنَّهُ مُخْتَتِنٌ، وَسَأَلَهُ عَنِ الْعَرَبِ فَقَالَ هُمْ يَخْتَتِنُونَ‏.‏ فَقَالَ هِرَقْلُ هَذَا مَلِكُ هَذِهِ الأُمَّةِ قَدْ ظَهَرَ‏.‏ ثُمَّ كَتَبَ هِرَقْلُ إِلَى صَاحِبٍ لَهُ بِرُومِيَةَ، وَكَانَ نَظِيرَهُ فِي الْعِلْمِ، وَسَارَ هِرَقْلُ إِلَى حِمْصَ، فَلَمْ يَرِمْ حِمْصَ حَتَّى أَتَاهُ كِتَابٌ مِنْ صَاحِبِهِ يُوَافِقُ رَأْىَ هِرَقْلَ عَلَى خُرُوجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَأَنَّهُ نَبِيٌّ، فَأَذِنَ هِرَقْلُ لِعُظَمَاءِ الرُّومِ فِي دَسْكَرَةٍ لَهُ بِحِمْصَ ثُمَّ أَمَرَ بِأَبْوَابِهَا فَغُلِّقَتْ، ثُمَّ اطَّلَعَ فَقَالَ يَا مَعْشَرَ الرُّومِ، هَلْ لَكُمْ فِي الْفَلاَحِ وَالرُّشْدِ وَأَنْ يَثْبُتَ مُلْكُكُمْ فَتُبَايِعُوا هَذَا النَّبِيَّ، فَحَاصُوا حَيْصَةَ حُمُرِ الْوَحْشِ إِلَى الأَبْوَابِ، فَوَجَدُوهَا قَدْ غُلِّقَتْ، فَلَمَّا رَأَى هِرَقْلُ نَفْرَتَهُمْ، وَأَيِسَ مِنَ الإِيمَانِ قَالَ رُدُّوهُمْ عَلَىَّ‏.‏ وَقَالَ إِنِّي قُلْتُ مَقَالَتِي آنِفًا أَخْتَبِرُ بِهَا شِدَّتَكُمْ عَلَى دِينِكُمْ، فَقَدْ رَأَيْتُ‏.‏ فَسَجَدُوا لَهُ وَرَضُوا عَنْهُ، فَكَانَ ذَلِكَ آخِرَ شَأْنِ هِرَقْلَ‏.‏ رَوَاهُ صَالِحُ بْنُ كَيْسَانَ وَيُونُسُ وَمَعْمَرٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ‏.‏

“Ebu’l-Yamân el-Hakem b. Nâfi bize tahdis edip dedi ki: Şuayb bize haber verdi, o ez-Zührî’den, o Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’den, o da Abdullah b. Abbas’tan naklettiğine göre; Ebu Süfyan b. Harb kendisine haber verip şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem’in Ebu Süfyan ve Kureyş kâfirleriyle mühlet yaptığı dönemde, Herakliyus Şam’daki tüccarlar arasında bulunan Ebu Süfyan’ı ve Kureyşli bir biniti yanına getirtmişti. Kudüs’te (İliya) huzuruna vardıklarında onları meclisine davet etti; etrafında Rum’un ileri gelenleri vardı. Tercümanını çağırıp şöyle dedi: ‘Hanginiz kendisinin peygamber olduğunu iddia eden bu zatla nesep bakımından daha yakındır?’ Ebu Süfyan dedi ki: ‘Ben onlardan nesep olarak en yakını olanıyım.’ Herakliyus: ‘Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da arkasına oturtun’ dedi. Sonra tercümanına şöyle buyurdu: ‘Bunlara söyle; ben bu adama bu zatı soracağım, eğer bana yalan söylerse onu yalanlasınlar.’ Vallahi, arkamdakilerin bana yalan isnat etmelerinden haya etmeseydim, o (Peygamber) hakkında kesinlikle yalan söylerdim. Bana ilk sorduğu şey: ‘O’nun aranızdaki nesebi nasıldır?’ oldu. Ben: ‘O aramızda soylu bir nesneye sahiptir’ dedim. ‘Bu sözü (peygamberlik iddiasını) sizden daha önce söyleyen biri oldu mu?’ dedi. ‘Hayır’ dedim. ‘Babalarından bir kral var mıydı?’ dedi. ‘Hayır’ dedim. ‘İnsanların ileri gelenleri mi yoksa zayıf kimseler mi ona tabidir?’ dedi. ‘Aksine zayıflarımız tabidir’ dedim. ‘Artıyorlar mı yoksa eksiliyorlar mı?’ dedi. ‘Aksine artıyorlar’ dedim. ‘Ona girenlerden dini beğenmeyerek irtitad eden (dönen) var mı?’ dedim. ‘Hayır’ dedim. ‘Bu sözü söylemeden önce onu yalanla itham eder miydiniz?’ dedim. ‘Hayır’ dedim. ‘Ahdini bozar mı (hıyanet eder mi)?’ dedim. ‘Hayır, biz onunla bir mühlet içindeyiz, onda ne yapacağını bilmiyoruz’ dedim (Ebu Süfyan dedi ki: Bu sözden başka araya batıl bir şey sokmama imkan bulamadım). ‘Onunla hiç savaştınız mı?’ dedi. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla savaşınız nasıl geçti?’ dedim. ‘Bizimle onun arasındaki savaş silsilelidir; bazen o bizi yener, bazen biz onu yeneriz’ dedim. ‘Size neyi emrediyor?’ dedi. ‘Diyor ki: “Yalnızca Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, atalarınızın söylediklerini bırakın.” Bize namazı, doğru söylemeyi, iffeti ve akrabayı gözetmeyi emrediyor’ dedi. Bunun üzerine Herakliyus tercümana şöyle dedi: ‘Ona de ki: “Nesebini sordum, aranızda soylu olduğunu söyledin; peygamberler de kavimlerinin soyundan böyle gönderilir. Daha önce bunu söyleyen biri var mı diye sordum, hayır dedin; eğer benden önce bunu söyleyen olsaydı, önceki bir söze özenen bir insan derdim. Babalarından bir kral var mı diye sordum, hayır dedin; babalarından kral olsaydı, babasının mülkünü arayan bir adam derdim. Bu sözü söylemeden önce yalanla itham edip etmediğinizi sordum, hayır dedin; biliyorum ki insanlara karşı yalan söylemeyen biri Allah’a karşı asla yalan söylemez. Şerefli kimseler mi yoksa zayıflar mı ona tabi oldu diye sordum, zayıflar dedin; peygamberlerin tabiçileri de zaten onlardır. Sayıları artıyor mu eksiliyor mu diye sordum, artıyor dedin; iman mertebesi tamamlanıncaya kadar böyledir. Dinden dönen var mı diye sordum, hayır dedin; iman kalplere karışıp lezzeti yerleşince böyledir. Ahdini bozar mı diye sordum, hayır dedin; peygamberler ahit bozmaz. Size neyi emrediyor diye sordum; Allah’a ibadeti, putları bırakmayı, namazı, doğruluğu ve iffeti emrediyor dedin. Eğer söylediklerin doğruysa, şu iki ayağımın basacağı yere yakında sahip olacaktır. Onun çıkacağını biliyordum, ancak sizden olacağını tahmin etmiyordum. Eğer ona ulaşabileceğimi bilseydim, yanına varıp onunla karşılaşmayı zahmet bilmezdim; yanında olsaydım ayaklarını yıkardım.”‘ Daha sonra Resûlullah sallallahu alayhi ve sellem’in Dihye vasıtasıyla Basra valisine gönderdiği mektup istendi ve Herakliyus’a okundu. Mektupta şu ifadeler vardı: ‘Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den Rum azamına (Herakliyus’a)…’ (Mektubun devamında İslam’a davet ve Âl-i İmran suresinin 64. ayeti yer alıyordu). Ebu Süfyan dedi ki: Herakliyus sözünü bitirip mektubu okuduğunda mecliste gürültü ve sesler çoğaldı, bizi dışarı çıkardılar. Arkadaşlarıma şöyle dedim: ‘Ebû Kebşe’nin oğlunun işi (namı ve gücü) büyüdü; gerçekten de Benî Asfer’in (Rum kralının) bile ondan korktuğu görüldü.’ Allah İslam’ı kalbime sokuncaya kadar onun (Hz. Muhammed’in) kesinlikle galip geleceğine hep inandım…”*

Şerh. Bu uzun ve tarihi rivayet, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber’in davetinin Arabistan sınırlarını aşarak büyük imparatorlukların (Bizans’ın) dikkatini çektiğini gösteren en mühim belgesel nitelikteki hadislerdendir. Herakliyus’un sorduğu sorular, peygamberlik delillerinin evrensel ve akli temellerini gözler önüne serer; zira bir peygamberin dürüstlüğü, takipçilerinin niteliği, tebliğ ettiği erdemler ve ahlaki esaslar O’nun hak olduğunun en büyük kanıtıdır. Ebu Süfyan’ın henüz Müslüman değilken bile düşmanlık hissine rağmen gerçeği itiraf etmek zorunda kalması rivayetin sıhhatini ve ağırlığını artırır.

Kaynak: Meal Kaynağı: Sahih-i Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Hadis No: 7 (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Sahih-i Buhârî Muhtasarı ve Tercümesi). – Şerh Kaynağı: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahihi’l-Buhârî (Cilt 1, Kitâbu Bed’i’l-Vahy açıklamaları).

Bu hadisin doğrulama tablosu

Kaynak kaydı. Arapça metin ve hadis numaraları açık kaynak bir Sahîh-i Buhârî nüshasından olduğu gibi alınmıştır; metin bu sayfada düzeltilmemiş, kısaltılmamış yahut tamamlanmamıştır. Türkçe meal ve şerh, teyit edilene kadar boş bırakılır. Bu sayfanın başlığındaki kısım bir bâb değildir; kullanılan nüsha bâb kırılımı vermediği için hadisler eşit sayıda parçalara ayrılmıştır.